Öykü: Bedende Durmayan Ruh: Selim'in Ayasofya Çıkmazı



 O günden sonra kendimi bir türlü toparlayamıyordum. Yaşadıklarım, gördüklerim zihnime, bedenime, kulağıma rahat vermiyor; beynimde bir uğultu bedenimde bir sızı olarak devam ediyordu. Tâ ki cevapları bulunca bu işkenceden kurtulabilecektim. 20 Ekim Pazar günü. Kültür gezisi bu günde yapılacak ve sadece birkaç gün kaldı. Buna hazır mıyım bilmiyorum, içimde bir huzursuzluk bir tedirginlik var. Sanki yaşadıklarımın devamı olacak bitmemiş gibi hissediyorum. Aklıma geldikçe huzursuzluğum artıyor, vücudumdan bir şeyler beni aşağı çekiyor gibi hissediyorum bayılacak gibi oluyorum. O fotoğraflar nasıl gerçek olabilir? Hiçbir gerçek beni bu kadar ürkütmemişti. Gecenin bir vaktinde tek başıma Ayasofya'da ne işim vardı? Peki ya o yer... dilim bile söylemeye ürküyor. De... deh... dehliz... Onlar da gerçek miydi? Görüntüler aklıma geldikçe boğazım kuruyor, nefesim daralıyor, başımdan boncuk boncuk terler akıyor. İnandığım, beni rahatlatan tek şey bunların gerçek olmamasıydı. Peki ruhum bedenden sıyrılıp nasıl gitti oraya ya da ruh bedeni kaçırıp götürmüş müydü? Soruların ardı arkası kesilmiyor gittikçe çıkılmayan labirent gibi uzadıkça uzuyor ve ben içinde kayboluyorum.
Arkadaşlarımla pazar günü 13.00'da Ayasofya'nın önünde buluşmak üzere sözleştik. Kafamda binbir çeşit senaryolar türüyor. Hepsi birbirinden ürkütücü. Buluşma saati yaklaştıkça üzerimdeki gerginlik had safhaya ulaştı. Ayasofya'nın önüne geldim, üzerimdeki tedirginliği bir türlü atamıyordum. Arkadaşlarımın gelmesini bekliyordum, birden rüyamda gördüğüm dehlizin girişini gördüm. O girişi görünce birdenbire terlemeye başladım, soluklarım hızlandı. Derken arkadaşlarım geldi. Ayasofya'nın içerisine girecektik ki fena bir şey oldu. Güvenlik bana birdenbire ''bayım sizi gece dehlizden çıkarken gördüm yanılmıyorsam.'' dedi. Bu söz üzerine ne diyeceğimi bilemedim. Arkadaşlarım şaşkın ben onlardan daha şaşkın ve tedirginim. Kendimi toparlayıp bir şey söylemem gerekiyor, ben cevap vermedikçe ortam ciddi bir hale bürünüyordu. Arkadaşlarım tuhaf tuhaf bana bakıyordu. Tedirgin bir sesle ''yanılıyorsunuz, birine benzettiniz sanırım'' dedim. Arkadaşlarım da beni onayladı. Gecenin bir vaktinde insanın kör bir kuyuda ne işi olur dediler. Bu sözler beni biraz olsun rahatlattı. Ama üzerimdeki tedirginlik bir türlü gitmiyordu. Ya anlarlarsa diyordum içimden. Ya anlarlarsa! Etrafı göz gezdirirken güvenlik kameraları gözüme takıldı. Eyvah bunu hiç hesap edemedim nasıl aklıma gelmedi bu. O gecenin görüntüleri görünebilir miydi? Kendi kendime fırtınalarla boğuşurken camiinin içerisine girdik. Meryem Ana ile Hz. İsa Peygamberle karşılaştık, bu sefer gülümsemiyorlardı. Dört serafim melekleri de öyle. O gece hepsi bana gülüyordu, şimdiyse  gülmüyorlardı, hatta kızgın bakışlarla bana bakıyorlardı.

Herkes camiinin ihtişamından büyülenmişti, ben de biraz da olsa rahatlamıştım. Üzerimdeki tedirginlik azalmıştı. İçimden bir oh çektim. Padişah kafesinin yanına gittik ne zaman yapıldığı hakkında bilgiler veriliyordu. O sırada o sesi duymayı bekledim -bana padişah kafesini tanıtan sesi- maalesef yoktu. Daha sonra mozaiklerin olduğu kata çıkmak için merdivenlere yöneldik. Herkes soluk soluğa kaldı. Rüyada da yorucuydu gerçekte de. Kimsenin bacaklarında derman kalmadı. Varış noktasına geldik. İlk önce Kral IV. Leon ile Hz. İsa'nın olduğu mozaiğin önünde durduk. İçimden Kral IV. Leon diyeceğime sesli bir şekilde söyledim, ağzımdan çıkıverdi. Bir anda dikkatler üzerimde toplandı. Arkadaşlarımdan birisi ''tabi sen bizden önce geldin her şeyi biliyorsun, dökül bakalım Selim başka neler biliyorsun?'' dedi. Rüyalarımın gerçekliğine ben de inanmaya başladım artık. Ama nasıl? Biri beni çekip götürdü mü, buraları gezdirdi mi? İçimde kaybolan tedirginlik tekrar ortaya çıktı. Ama bu sefer beni huzursuz edecek kadar. Huzursuzluğum fark edilecek diye korkuyordum. Ya anlarlarsa! Daha sonra bir elinde Ayasofya'yı tutan bir elinde Konstantin'iyi tutan mozaiğe geldik. Bu sefer açık vermemek için kendimi tuttum. Rehber bildiğim şeyleri anlatıyordu. İçimden ben bunları biliyorum ki diyordum. Derken o sesi duymayı bekledim ama yine gelmedi. Ayasofya'nın farklı bir huzuru var. O huzuru bugüne kadar hiç duymamıştım. Ama şimdi o huzuru duyuyorum, içim bir tuhaf olmaya başladı. Arkadaşlarıma ruh halimi belirtmemem gerekiyordu ama kendime hakim olamıyordum. İçimde bir coşkunluk çoğalıyor, daha da çoğalıyordu. O sırada Kuran-ı Kerim okunmaya başladı. Bakara Suresinin son ayetleriydi bunlar. Kuran'ı duydukça içimdeki coşkunluk taşmaya başladı gözlerimden. Yere çöküp ağlamaya başladım, arkadaşlarım bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Neden böyle olduğumu merak ediyorlardı. Nedenini söylesem anlamazlar ki, aynı dünyada yaşamıyorum onlarla. Beni anlamaları için aynı dünyada yaşamalıyız. Yoruldum artık daha fazla ileriye gidemeyeceğim oyunun sonuna geldim, artık tüm sırların açığa çıkması gerekiyordu.  Belki de böylesi daha iyi olacak ama söyleyemem ki. Nasıl derim yaşadığım her şey bir oyun. Nasıl derim ki ben bu oyunun kahramanıyım. Nasıl derim ki kurgular aleminin hastasıyım. Nasıl fark etmedim, kendimde olanları, nasıl düştüm kendi tuzağıma? O gece gerçekten Ayasofya'ya gittim, farkında olmadan düşmüşüm yola. Dışarı çıkarsam rahatlarım diye düşündüm belki de. Aslında ilk defa gidişim değil Ayasofya'ya, defalarca gittim. O gece Ayasofya'nın dehlizine doğru gittim, içine girmek istedim. Ruhum karanlığı, yalnızlığı istiyordu çünkü. Kimin aklına gelir gecenin bir vaktinde kör kütük bir kuyuya inmek. Dedim ya ruhum buna açtı çünkü karanlıkla tanışmam ilk değildi. Annem küçükken çok antrenman yaptırdı. Karanlık nere olsa beni oraya koyardı saatlerce çıkarmazdı. Bir insan çocuğuna bunu nasıl yapabilirdi. Alışmıştım artık karanlıklar ürkütmüyordu beni. Ama kendi karanlığım artık ürkütüyor ve annemin beni zorla hapsettiği karanlıktan çıkmak istiyordum. 
Bu ilk oyunum değildi muhtemelen son oyunum da olmayacak. 15 yaşından beri birtakım oyunlar içinde yaşıyorum. Bu oyunlarımdan kimseye bahsetmedim doktorum hariç. Oynadığım oyunlar beni rahatlatıyordu. Kimsenin yapamayacağı ürkütücü şeyleri yapıp hiç ben yapmamış gibi davranıyordum. Ruhum bedende duruyordu ama ben onu hep bir yerlere sürüklüyordum. Çok çekti benden. Ah Selim bîçare Selim! Bu yaptıklarını duysalar yanında kim kalır, kim seninle arkadaşlık yapar? Şimdi bunları insanlara anlatsam her biri bir dehşete düşecek yanımdan kaçışacaklar. Aslında iyi de olur. Karanlığa alışan yalnızlığa da alışmıştır. Yalnızlık zor gelmeyecektir bana. Bir çıkış yolu bulmak için defalarca Ayasofya'ya geldim, belki kendimi hapsettiğim karanlıktan kurtulurum diye. Ruhumun manevi açlığı var belki Ayasofya bu açlığı doyurur. Bir ışığa ihtiyacım vardı bugün bu ışığı az da olsa gördüm. Belki beni karanlıklardan korur, karanlığa doğru gitmeme engel olur. Bugün bana belki bir milat olur. Karanlıktan aydınlığa çıkan Selim olurum. Ben de gün yüzü görmeye başlarım. Kendi kendime muhasebe yaparken bir yandan gözümden düşen incilerin ardı arkası gelmiyordu. Uzun zaman oldu gözümden inciler düşmeyeli. Çok tutmuşum kendimi belli. Kimseye itiraf edemediğim şeyleri bugün kendime itiraf ettim. Bu oyunu sonlandırmam gerekiyordu.  Arkadaşlarım acıyan gözlerle beni izliyorlardı. Peki bu aciz Selim'i öğrenseler yine aynı duyguyu hissederler mi, yoksa korkup kaçarlar mı? Gezi bitmek üzereydi ama ben oturduğum yerden kalkmak istemiyordum, arkadaşlarıma biraz daha kalacağımı söyledim. Onlar gittikten sonra kendi kendimin çözülüşüyle baş başa kaldım. İçimden secdeye kapanıp Allah'a yakarıp yalvarmak geldi, aydınlığı unutan biçare Selim'i kendi karanlığından kurtarmasını diledim.
SON

Okuduğunuz için teşekkür ederim.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hikâye: Okumak

Hikâye: Raslantı

İstanbul Kütüphaneleri.